17 Mayıs 2017 Çarşamba

RIZKIN MECBURİYETİ



Zahidin biri “Herkesin rızkı Allah’tan (c.c.) gelir.” hadisinin manasını anlamak istiyordu. Başını alıp çöllere düştü bir kenarda yatıp uyudu.
    Kendi kendine:
    – “Bakalım rızkım nasıl gelecek.” diyordu.
    Derken bir kervan yolunu kaybetti, gele gele o zahidin yattığı yere geldiler. O zahidi yatıyor görünce, birisi:
    – “Bu adam neden böyle yolun izin uğramadığı bu yerde yatıyor, kurttan, düşmandan korkmuyor mu? Ölü mü yoksa diri mi? dedi.
    Kervandakiler onun yanına vardılar, zahit bakalım ne olacak diye hiç sesini çıkarmadı. Ne vücudunu oynattı ne gözünü açtı. Kervandakiler bunu görünce:
    – “Bu zavallı açlıktan ölüm derecesine gelmiş.” dediler.
    Ekmek ve yemek getirdiler. Zahit dişlerini iyice sıktı. Adamlar bıçak getirip dişlerinin arasına sokarak zorla ağzını açtılar. Çorbayı ağzına dökerek yemekleri zorla ağzına tıkıştırdılar..
    * ALLAH bir insana rızkını böyle zorla da olsa verir, Eğer kişi kaçsa gitse rızkı da onun arkasından onu takip edip onu mutlaka bulur.

ÇOBAN VE AĞAÇ

Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında tepeye yakın bir elma ağacının altında dinlenir ve eğer mevsimiyse, onunla konuşarak: ʺHadi bakalım evladım, derdi. Bu ihtiyarın elmasını ver artıkʺ. Ve bir elma düşerdi, en güzelinden, en olgunundan. Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurtla birlikte ekmeğine katık ettikten sonra, babasından kalan Kurʹanʹını okumaya koyulurdu.
Çoban, bu ağacı yirmi yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular,
bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanı kullanırdı. Elma ağacının kökleri, belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamıştı.
Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından şöyle bir uzandı mı en güzel elmayı şıp diye koparırdı; fakat aradan geçen bunca yıl içinde beli bükülüp boyu kısalmış, ağacın boyu ise bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmişti. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de yavrusu değil miydi? Onu bir evlat sevgisiyle okşarken :
ʺVer yavrum, derdi, gönder bakalım bu günkü kısmetimi.” Ve bir elma düşerdi hiç nazlanmadan, yıllar boyu hiçbir gün aksamadan.  Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu hadiseyi birbirlerine  anlatıp yaşlı çobanın veli bir zât olduğunu söylerlerdi. Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün, yine elmasını istedi.
Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense bir şey düşmemişti. Sonra bir daha, bir daha tekrarladı isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyordu.
Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken, ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına attı kendini. Yavrusu, meyve verdiği günden bu yana ilk defa reddediyordu onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuştu. Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde, aşağıdaki caminin her zamankinden daha nurlu minarelerinden yankılanan ezan sesiyle irkildi birden. Yeniden doğmuştu sanki çoban. Bir şey hatırlamıştı. Çocuklar gibi sevinerek ağacın yanına koştu ve ona şefkatle sarılırken :
‐ Canım, dedi, hıçkırıp ağlayarak.
‐ Benim güzel evladım, mis
kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin, bu günün Ramazanʹın ilk günü olduğunu?ʺ

MÜCEVHERLE İMTİHAN YAPAN PADİŞAH



Gazneli Sultan Mahmud bir gün divana gittiğinde bütün memleket büyüklerinin orada toplanmış olduklarını gördü. Beylerini ve vezirlerini denemek istedi. Bir mücevher çıkararak vezirine uzattı:
    – “Bu nasıl bir mücevher, değeri ne olabilir?” diye sorunca vezir:
    – “Bu çok kıymetli bir mücevherdir, yüz eşek yükü altın eder.” dedi.
    Padişah:
    – “Bu mücevheri kır.” dedi.
    Vezir:
    – “Efendim, dedi. Ben bunu nasıl yapabilirim, ben padişahımın iyiliğini dileyen bir kişiyim, eğer kırarsam, bu size kötülük olur.” dedi.
    Padişah vezirin bu davranışını takdir etti ve ona çok değerli şeyler hediye etti.
    Padişah bir müddet konuştuktan ve bu bahis unutulduktan sonra aynı mücevheri perdecinin eline verdi ve:
    – “Bunun bir müşterisi çıksa acaba buna ne verir?” dedi.
    Perdeci:
    – “Bu mücevher ülkenin yarısı değerindedir.” dedi.
    Padişah ona da:
    – “Bu mücevheri kır, parçala.” dedi.
    Perdeci:
  – “Ey sultanların sultanı bunu kırmak çok yazık olacak, böyle değerli bir mücevher ancak sizin gibi eşsiz bir padişaha layıktır, onu kırmak olmaz. Bunu yapmak padişaha ve hazinesine düşmanlık olur.” dedi. Padişah perdecinin bu söylediklerini de çok beğendi ona da çok değerli hediyeler verdi.
    Biraz sonra mücevheri başka birine verdi, o da benzer şeyler söyledi. Padişah ona da değerli hediyeler verdi. Böylelikle birçok kişiyi sınayan padişah sonunda sadık bendesi Eyaz’ı çağırdı ona da mücevheri vererek değerini sordu sonra da:
    – “Kır bunu.” dedi.
    Eyaz hiç düşünmeden mücevheri paramparça etti. Etrafındakiler acıdılar:
    – “Ey Eyaz ne yaptın öyle değerli mücevhere kıyılır mı, bu padişahın hazinesine ve padişaha hıyanettir, nasıl yaptın bunu?” dediler.
    Eyaz şöyle dedi:
    – “Padişaha gerçekten sevgi bağıyla bağlı olan için padişahın emrinden ve arzusundan daha değerli bir şey olamaz.” dedi.

APTAL KUŞUN BAŞINA GELENLER


Aptal bir kuş bir çayırlığa gitti. Orada bir avcı tuzak kurmuş, tuzağın içine de birkaç tane serperek bir kenarda yaprakların , otların arasına gizlenmiş bekliyordu.
   Kuçcağız gelerek onun etrafında dolaşmaya başladı, adamın böyle yapraklara sarınması tuhafına gitti.
   – “Sen kimsin? Neden böyle yeşiller giyinmişsin, böyle tenha bir yerde bekliyorsun, vahşi hayvanlardan korkmuyor musun?” diye sordu.
   Adam :
   – “Ben bir zahidim. Dünyadan elimi, eteğimi çektim, böyle tenha bir yerde; otlarla yapraklara belenerek kanaat edip gidiyorum.” dedi.
   Kuş adama bir çok soru sordu adam da ona cevaplar verdi. Nihayet kuşcağız o buğday tanelerini gördü.
   – “Bunlar kimindir?” dedi.
   Adam :
   – “Bunlar bana kimsesi olmayan bir yetimin emanetidir.” dedi.
   Kuş :
– “Çok açım müsaade edersen bunlardan yiyip karnımı doyurayım, çünkü benim zaruretim var zaruri hallerde de leş yemek bile mübah olur.” dedi.
   Adam :
   – “Bu buğdayları bana, beni emin bildikleri için emanet ettiler, yetim malı helal olmaz.” dedi.
   Kuş çok açtı :
   – “Ey zahit kişi müsaade et de şu buğdaydan yiyeyim, karnımı doyurayım.” dedi.
   – “Zaruret hakkında kendine bir fetva uydurdun, eğer gerçekten öyle suçlu olursun, hatta zaruretin bile olsa çekinmen, haramdan sakınman daha iyidir.” dedi.
   Kuşun artık dayanmaya takati kalmamıştı, büyük bir iştahla buğdaylara hücum etti, onları yemeğe başladı. Başladı başlamasına lakin tuzağa da yakalandı. Kurtulmak için çırpınırken kendi kendine :
   – “Sahtekarların, yalancıların efsunlarına kananın hali böyle olur.” diyordu.
   Bunu duyan adam :
   – “Hayır öyle değil, haksız yere yetim malını yiyen, gözlerini hırs bürümüşlerin layığı budur.” dedi.

İKİ KÖLE


Bir gün padişah iki tane köle satın aldı. Kölelerden biri çok temiz yüzlü inci dişli biriydi, nefesi gül gibi kokuyordu. Diğeri oldukça çirkindi, dişleri çürümüş ağzı kokuyordu.
    Padişah o güzel yüzlü köleye ihsanlarda bulunarak onu hamama gönderdi. Dişleri çürümüş ağzı kokan köleyi yanına çağırdı. Kendini çok beğendiğini fakat arkadaşının kendisi hakkında çok kötü şeyler söylediğini belirterek, onun da arkadaşının kötü huylarını söylemesini istedi. Fakat köle arkadaşına toz kondurmadı hep onu övücü sözler söyledi. Padişah ne yaptıysa bir türlü o köleye arkadaşı hakkında kötü bir söz söyletemedi.
    Nihayet ikinci köle hamamdan geldi. Padişah onu da sınamak için huzuruna çağırdı. Onu övücü sözler söyledi.
    “Sıhhatler olsun ne kadar zarif ve latif olmuşsun. Keşke öbür kölenin sayıp döktüğü kötü huyların da olmasa ne olurdu.” dedi ve onu da diğer köle gibi denemek istedi.
    Bunun üzerine köle kızdı, köpürdü ve arkadaşı hakkında kötü şeyler sayıp dökmeye başladı.
    Biraz konuştuktan, arkadaşının kötülüklerinden bahsettikten sonra padişah onu susturdu:
   – “Yeter artık ikinizin de özünü, aslını anladım, onun ağzı kokuyor, senin ise için kokmuş, bundan sonra sen o doğru sözlü ve güzel huylu kölenin emrindesin haydi git.” dedi.
    – Güzel ve iyi yüz, kötü huyla birlikte olursa bir kalp akça bile etmez.

KAVUK HİKAYESİ


YOL KENARINA DİKEN EKEN ADAM




Adamın biri bir yolun kenarına dikenler ekti. Dikenler büyüyüp gelişince yoldan geçenleri rahatsız etmeye başladı. Gelip geçenler:
    – “Bu dikenleri sök, insanları rahatsız etmesinler.” demeye başladılar. Fakat adam bunları duyuyor fakat aldırmıyordu. Bir gün Allah’ın bir velisi ona:
    – “Mutlaka bu dikenleri sök.” dedi.
    Adam itiraz etmedi.
    – “Evet mutlaka bir gün sökerim.” dedi.
   
Adam ha bire yarın yarın dedikçe dikenler büyüyüp kuvvetleniyordu.
    Veli adama:
    – “Ey vaadinde durmayan adam, sök şu dikenleri bu işi sürüncemede bırakma.” dedi.
    Adam:
– “Babacığım, bir hayli gün var, bugün olmazsa yarın, bir gün mutlaka bu işi yapacağım.” dedi.
    Allah’ın (c.c.) velisi bunun üzerine şu sözleri söyledi:
    – “Sen, hep yarın diyerek bu işi erteliyorsun, fakat şunu bil ki her geçen gün o dikenler büyüyüp güçleniyor, dikenleri sökecek olan sen ise güç kuvvet kaybediyorsun, dikenler gün geçtikçe gençleşiyor sense ihtiyarlıyorsun.”
    * Cömertlik, şehvetleri lezzetleri terk etmektir.
     * Dağ vardır sesi iki misli aksettirir, dağ vardır sesi yüz misli aksettirir.
Mesneviden Hikayeler
http://secmehikayeler.com/konular/mesneviden-hikayeler-2

CANIMIN PARÇASI

16 yaşındaki bir çocuk bir gün annesine, “Anne 18 yaşımda bana ne hediye alacaksın?” diye sorar.
Annesi, “daha 18 yaşına çok var evladım,” der.
Çocuk 17 yaşındadır. Bir gün rahatsızlanır ve hastaneye kaldırılır. Doktor çocuğun kalbinde bir sorun olduğunu söyler.
Çocuk annesine “anne ben ölecekmiyim?” diye sorar.
Kadın ağlamaktan cevap veremez.
Çocuk 18 yaşına gelir. Doğum gününde evine döner ve yatağına oturur.  Yatağının üzerinde bir kâğıt görür, alır ve okumaya başlar.
Sevgili oğlum, hatırlıyor musun? Bana 18 yaşımda ne alacaksın anne demiştin. İşte yavrucuğum benim sana hediyem  kalbimdir. Sana kalbimi veriyorum. İyi ki doğdun yavrucuğum.

BAYRAMLIK ELBİSE




Yaşlı adam, bir konfeksiyon mağazasına ait vitrine uzun uzun baktıktan sonra, ilerideki yeşillikte oynayan  çocukların en zayıfına dönerek :
‐ Küçüüük!… diye seslendi. Bana biraz yardımcı olur musun?
Çocuk, hafta sonlarında yaptıkları misket oyununu ilk defa kazanmış olmasına rağmen arkadaşlarını bırakıp geldi. 7‐ 8 yaşlarındaydı ve üzerindeki elbiseler, ʺtek kelimeyleʺ dökülüyordu. Yaşlı adam, çocuğun saçlarını okşadıktan sonra :
‐ Vitrindeki elbiseyi giymeni istemiştim, dedi.
‐ Bakalım üzerine uyacak mı?
Çocuk, bu teklifi ilk önce şaka sandı. Ama adam son derece ciddiydi. Onunla birlikte mağazaya girerken, ilk önce rüyâda olup olmadığını, daha sonra da şimdiye kadar yeni bir elbise giyip giymediğini düşündü. Genellikle ailedeki büyük çocuğa alınan veya komşular tarafından verilen giyecekler, elbiselerin ona dar gelmesiyle birlikte ortanca kardeşe kalır, birkaç sene sonra da dizleri aşınmış veya delinmiş vaziyette kendisine yamanırdı. Ama ʺher zaman hastaʺ dedikleri babasının ne kadar zor para kazandığını bildiğinden, bu ise bir kere bile itiraz etmemişti. simdi ise, ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı. Üstelik de bayrama üç gün kala… Çocuk, yaşlı adamın gösterdiği elbiseleri giydiğinde,
büyümüş olduğunu ilk defa fark etti. Çizgili kadifeden yapılmışpantolon, bacaklarının ne kadar uzun olduğunu ortaya koyarken, yeni ceketi de omuzlarını iyice geniş göstermişti. Fakat hepsinin üzerine giydiği kaban bir başkaydı ve artık üşümeyecekti. Çocuk, biraz önce kazandığı misketleri onun cebine bıraktığında, iyice keyiflendi. İrili ufaklı misketler, gayet derin olan ceplerin bir kösesinde kalmıştı. Demek ki her bir cep, en az elli misket alabilirdi.
Yaşlı adam, çocuğu sağa sola döndürdükten sonra, elbiselerinpaketlenmesini istedi. Ve iş tamamlandığında, tezgâhtara dönerek:

Elbiseleri torunuma alıyorum, dedi. Kendisine sürpriz yapacağım için, onları bu çocuğun üzerinde denedim. İkisinin de boyu falan aynı da… Çocuk, bir anda beyninden vurulmuşa döndü ve ne diyeceğini bilemedi. Ama artık büyüdüğüne göre, bir şey belli etmemeliydi. Aynaya son bir defa baktıktan sonra, üzerindekileri yavaşça çıkartarak bir kenara fırlattığı eskileri giydi. Adam, elbiselerin torununa uyacağından emindi. Yaptığı hizmet için çocuğa bir ciklet parası vermek istediğinde, onu yanında göremedi. Haylaz velet, belli ki bu isten sıkılmıştı. Çocuk, arkadaşlarının yanına döndüğünde, bir kenara çekilerek onları seyretmeye koyuldu. Ve bütün ısrarlara rağmen oyuna katılmadı. Arkadaşları: Niçin oynamıyorsun? diye sordular. En güzel misketleri sen kazanmıştın. Çocuk, inci gibi yaslar süzülen gözlerini arkadaşlarından kaçırmaya çalışırken : Misketlerim, bu elbiselere yakışmayacak kadar güzeldi, dedi. Bu yüzden onları, bayramlık kabanımın cebine sakladım.
Cüneyd Suavi

NASUH TÖVBESİ




16 yaşındaki bir çocuk bir gün annesine, “Anne 18 yaşımda bana ne hediye alacaksın?” diye sorar.
Annesi, “daha 18 yaşına çok var evladım,” der.
Çocuk 17 yaşındadır. Bir gün rahatsızlanır ve hastaneye kaldırılır. Doktor çocuğun kalbinde bir sorun olduğunu söyler.
Çocuk annesine “anne ben ölecekmiyim?” diye sorar.
Kadın ağlamaktan cevap veremez.
Çocuk 18 yaşına gelir. Doğum gününde evine döner ve yatağına oturur.  Yatağının üzerinde bir kâğıt görür, alır ve okumaya başlar.
Sevgili oğlum, hatırlıyor musun? Bana 18 yaşımda ne alacaksın anne demiştin. İşte yavrucuğum benim sana hediyem  kalbimdir. Sana kalbimi veriyorum. İyi ki doğdun yavrucuğum.